EMEKLİ BAŞÖĞRETMEN BASRİ GÜLER


ÇÜNKÜ YARDIM ETMEK BAZEN KANADI KIRMAK GİBİDİR

Köyün ortasındaki dut ağacı, yıllardır olduğu gibi yine gölgesini uzatıyordu evlerin toprak avlularına.


Kabukları derin çatlaklarla çizilmiş, dalları birbirine tutunmuş bu ağaç, çocukların ilk cesaret denemeleriyle, yaşlıların sessiz tanıklıklarıyla doluydu. Her yaz gelip geçen kuşlar, karınca yürüyüşleri ve bir avuç hayal, dut ağacının dallarında yuva kurardı.

O gün de öyle başladı: öğleden sonra güneşi kafeslediği ışıklarıyla her şeyi sarıya boyuyor, rüzgar anayolun tozunu hafifçe savuruyordu. Küçük Efe, dizlerine kadar çamurlu, yüzünde henüz tam oturmamış bir kararlı ifade ile ağacın dibinde duruyordu. Gözleri, dalların arasına saklanmış bir ceviz gibi tedirgin ve hevesliydi.
—Beni bırakın, ağaca çıkacağım, dedi Efe. Sesi hem umutlu hem de sınanmıştı; sanki herkesi inandırmak için bir kat daha yüksekten bağırıyordu.

Annesi, Fatma Hanım, içeriye elindeki bezle çıkıp gelmişti. Göğsünde, yılların alışkanlığıyla, önce yardım etme isteği belirdi. Efe’nin dizlerine bakıp, “Gel bakalım, şu eteği tutayım,” dedi. Babası Ahmet ise göz kırpar gibi uzaklaşan bir gölgeydi; elleri her zamanki gibi cebindeydi ama gözleri çocuğun üstündeydi.

Küçük hareketler, büyük alışkanlıklar getirir. Fatma Hanım diz çöküp eteğini uzattı; Ahmet bir adım öne çıkıp arkasından destek verdi. Efe, o an için hafifledi. Göğsünde bir yer boşaldı, tıpkı bir yükten kurtulmuş gibi. İki yetişkinin kolları, onun dengesini kurdu. Birkaç tırmanış adımı, birkaç nefes ve Efe dallar arasında güvenle oturdu. Etraf alkışlandı, komşuların birkaç teneke sesi, birkaç “Aferin!” yankılandı. Bir zafer hikâyesi, üç kişilik bir sunumla tamamlanmıştı.

Ama köyün bir ucunda, başka bir çocuk daha vardı: Yaşça Efe’den büyük, adı Cem. Cem, tek başına ağaçlara tırmanmayı severdi. Ne annesi eteğini uzatırdı ne de babası el atardı. O, düştüğünde tekrar kalkmayı, elinin nasırlaşmasını, dizinin çiziklerini reçete bilirmişçesine kabullenmişti. Bir gün Efe ile aynı dallardan aşağı inerken, Efe’nin annesinin ve babasının onu indirmesini gördü. Cem’in yüzünde bir gülümseme değil, hafifçe göz kapağıkısılmış bir bakış belirdi.

O akşam, sofrada ekmek paylaşıldı, yoğurt tadının tuzu yerindeydi. Konuşulanlar hep sıradan şeylerdi; ama akşam karanlığı çökünce, Fatma Hanım’ın içini bir tedirginlik kapladı. “İyi yaptık,” dedi kendi kendine, “ne olur ki, çocuk incinmesin.” Ahmet de onayladı: “El attık işte, ne zararı var?” Ama içlerinde bilinç dışı bir şey daha çarpıyordu: O yardım, çocukların sınırını çizen çizgiydi; onların tutunacak dalını, kendine ait bir yeri, adım atacak alanı alıyordu.

Ertesi gün Efe yine ağaçta, yalnızlık değil ama başkalarının gölgesiyle. Komşuların çocukları nerede hata görse, anneler “ver, ona ben yardım edeyim,” derdi. Birisinin doğduğu andan itibaren, etrafındakiler onu korumak için bir ağ örer, o ağ nefreti değil, merhameti taşıyordu. Fakat merhamet dediğin bazen bir el, bir sonraki hayat sınavında çocuğun kendi eliyle tutacak dalını koparır.

Küçük işlerin ardında büyük bir örüntü vardı. Okulun duvarlarını boyayan öğretmen bile, bir öğrencinin hesap yapamadığını görünce hemen “gel, beraber yapalım,” diyordu. Evdeki küçük kapı menteşesi bozulduğunda, “anne, babam onarır,” cümlesi her seferinde tekrarlanıyordu. Yardım, öylece bir tür kültüre dönüşmüştü; herkes iyi niyetle, herkes güvenle birbirinin işini üstleniyordu. Peki ya çocukların içindeki “kendim yaparım” sesi? O sessizliği kim duyuyordu?

Efe bir gün ağacın en üst dalına çıktı. Oradan bakmak, başka bir âlemdi. Rüzgâr saçlarını okşadı, yürek atışı hızlandı; ilk kez kendi emeğiyle oradaydı. Fakat inerken, komşu kadınlardan birinin sesi yükseldi: “Dur, acele etme, inemezsin oradan!” Annesi yine hemen aşağı indi, kollarını açtı. Efe’nin ayakları yere değdiği anda gözlerinde bir eksiklik belirdi; sanki bir parça toprak eksilmiş gibiydi. Düşünce, “Ben mi çıkmıştım yoksa beni mi çıkardılar?” Diye fısıldadı.

O gece rüyasında, ağaç hiç dinmeyen kollar gibi uzandı; dallar, başkalarının ellerine dönüşüyordu. Her el çocuğu güvene taşıyor, ama aynı zamanda onun bağımsızlığını da sıkıca tutuyordu. Sabah olduğunda Efe sessizdi. Gözlerinde yeni bir yaş: cesaretle karışık şaşkınlık.

Köy halkı daha önce giremedikleri sorulardan kaçtı: “Bir çocuğu her seferinde kurtarmak mı doğru, yoksa ona bir defa düşmeyi öğretmek mi?” Soru ortada asılı kaldı; çünkü cevap, bazen iyi niyetin kendisine zarar veriyordu. Fatma Hanım, bir gece mutfakta otururken, eski zamanların hikâyelerini düşündü: İnsanların sırtına yüklenen yardım, bazen onların kendi sırt kaslarını yumuşatır, güçlerini köreltebilir. Kendi günahını hissetti; ama bu suçlama değildi, daha çok farkına varışın acıtan türündendi.

Efe, ağacın dibinde otururken, kulağına düşen bir ses duydu: Cem’in sesiydi, uzaktan ve serin. “Bırak bir kereliğine insin kendi haline,” dedi Cem, “yarın belki daha iyi iner.” Ses o kadar basit, o kadar çocuksuydu ki Fatma Hanım bunu duymak istemezdi belki; yine de kulaklarına çalındı. Ahmet ise, sigarasını uzatıp bir nefes aldı ve düşündü: “Biz ne zaman kendi dalımızda durmayı unuttuk?”

Sabahın ilk ışıkları, köyün üstüne sessizce dökülüyordu. Tavuklar çoktan kümesten çıkmış, horozların sesi yamaçtan yankılanmıştı. Efe, dut ağacının altında sessizce oturuyordu. Dallardan düşen birkaç dut, toprağa vurup eziliyordu; mor lekeler küçük çocuk elleri gibi iz bırakıyordu.

O sırada okul yolundan bir siluet belirdi: Uzun boylu, ince yapılı, yüzünde sabırla karışık bir bilgelik taşıyan Öğretmen Rıza Bey. Efe’yi görünce gülümsedi.

— Ne o Efe, sabah sabah yine ağacın altında nöbet mi tutuyorsun?

Efe, başını kaldırdı ama ses çıkarmadı.

— Yok hocam... Sadece bakıyorum.

— Neye bakıyorsun bakalım?

— Ağaca... Ama çıkmıyorum artık.

— Neden?

— Annem izin vermiyor, düşerim diye.

Rıza Bey hafifçe başını salladı. Yaklaştı, Efe’nin yanına oturdu. Ellerini toprağa koydu, sonra ağacın gövdesine dokundu.

— Bu ağaç senin yaşından büyük biliyor musun? Dallarını kimse tutmadan büyütmüş. Kimse ona “yaprak ver, meyve ver” dememiş.

Efe, öğretmenine baktı, anlamaya çalışıyordu.

— Ama hocam, ya düşseydi bu ağaç?

— Düşseydi yeniden kök salardı, Efe. Her düşüşte yeniden doğar insan da, ağaç da. Ama biri tutarsa... Kök salamaz.
            O sırada, köyün meydanından Cem geldi. Elinde küçük bir sepet, içinde birkaç dut.

— Hocam, annem size dut gönderdi, taze topladım sabah.

— Sağ ol Cem.

Cem, Efe’ye baktı, gülümsedi.

— Hâlâ çıkmıyor musun?

Efe somurttu.

— Yok, annem izin vermiyor.

— Ben dün çıktım. Hatta tepeye kadar... Rüzgâr var, orada daha güzel esiyor.

— Düşmedin mi peki?

— Düşeceğim diye korkarsan, hiç çıkamazsın.

Efe başını öne eğdi. Cem’in sözü kulağında kaldı. Öğretmen Rıza Bey, ikisini de yanına çağırdı.

—Gelin bakalım çocuklar. Bugün size bir hikâye anlatacağım.

            Çocuklar çimenlerin üzerine oturdu. Rıza Bey cebinden bir tespih çıkardı, yavaşça parmakları arasında gezdirdi.
—Bir zamanlar küçük bir serçe varmış. Uçmayı öğrenmeden annesi hep kanatlarını tutarmış. Rüzgâr eserken düşer diye korkarmış. Gün gelmiş, annesi yokken rüzgâr yine esmiş, ama serçe uçamamış. Çünkü hep tutulmuş kanatları.
Cem hemen atıldı:

— Yani serçe hiç uçamamış mı hocam?

— Uçamamış, Cem. Çünkü yardım etmek bazen kanadı kırmak gibidir.

              Efe’nin yüzü asıldı.

— Yani annem yanlış mı yapıyor hocam?

— Hayır, Efe. Anneler yanlış yapmaz. Ama bazen sevgileri fazla gelir. Sevgi de fazla olunca gölgeye dönüşür. Gölge büyüyünce ışık azalır.

              O sırada, yoldan Fatma Hanım göründü. Elinde sepet, başında örtüsüyle, acele adımlarla yürüyordu.
— Efe! Oğlum, kahvaltı hazır! Ne yapıyorsun burada?

Rıza Bey ayağa kalktı, selam verdi.

— Günaydın Fatma Hanım. Efe’yle biraz sohbet ediyorduk.

— Aaa, öğretmenim, siz de mi buradasınız? Kusura bakmayın, çocuk sabah erkenden yine kaçmış.

Efe sessizdi. Fatma Hanım yaklaşıp oğlunun başını okşadı.

— Hadi evladım, üşüteceksin.

Rıza Bey gülümseyerek konuştu:

— Fatma Hanım, Efe artık büyüyor. Bırakın biraz düşsün, biraz kendi tırmansın. Her yardım, bazen bir basamağı alır elinden.

Fatma Hanım hafifçe utandı.

— Haklısınız hocam... Ama insanın yüreği el vermiyor işte.

Rıza Bey gözlerini uzaklara dikti:

—Yürek bazen sabırla büyür Fatma Hanım. Biraz beklemeyi öğretirse, çocuk kanat çırpmayı öğrenir.

            Cem araya girdi, gözlerinde ışık vardı:

— Hocam, ben Efe’ye yardım edeyim ama elimle değil, sözümle.

Rıza Bey gülümsedi.

— En güzel yardım odur Cem, insanın kendi gücünü fark ettiren yardım.

     Fatma Hanım, sessizce oğlunun elini bıraktı.

— Hadi bakalım, ama dikkatli ol.

Efe şaşkınlıkla baktı.

— Gerçekten mi anne?

— Gerçekten... Çık bakalım şu ağaca, ama kendi başına.

            Efe derin bir nefes aldı. Avuçlarını ağacın gövdesine koydu. Dallar, sabah rüzgârıyla hafifçe kımıldıyordu.  Hem altta durdu, ama elini uzatmadı.

— Hadi Efe, yaparsın.

Efe’nin ayağı kaydı, ama düşmedi. Tekrar tutundu. Dallara, kabuklara, toprağın kokusuna...
Sonunda en üst dala çıktı.

— Başardım!

Cem kahkaha attı.

— Gördün mü, dedim sana!

Rıza Bey yukarı baktı, gözleri nemlendi.

— İşte bu, çocuklar! Gerçek cesaret, başkasının elinde değil, kendi içinde.

            Efe bir an sustu, sonra rüzgârın sesine karışarak bağırdı:

— Hocam! Rüzgâr burada gerçekten başka esiyor!

 Rıza Bey cevap vermedi; sadece başını kaldırıp gülümsedi. Fatma Hanım’ın gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Gururla karışık bir korkuydu bu; ama o anda anladı ki, bazen bir anne için en zor şey, tutmamakmış.
     Rüzgâr köyün içinden geçip dut ağacının yapraklarını titretti. O gün, sadece bir çocuk değil, bir anne de büyüdü. Ve öğretmen Rıza Bey, kalbinde sessizce mırıldandı:

“Bir çocuğun özgürlüğü, bir annenin sabrıyla başlar.”

 Sonbaharın sarı yaprakları köy yolunu kaplamış, dut ağacı sessizce rüzgâra dal vermişti. Kuşlar göç hazırlığındaydı; Efe ise okul çantasını sırtına takarken artık annesinin yardımını beklemiyordu. Minik elleriyle fermuarı çekiyor, defterlerini kendi düzenliyor, ayakkabısını kendi bağlıyordu. Fatma Hanım, mutfak kapısından onu seyrediyordu; içi hem gururlu hem de hüzün doluydu.

 Bir zamanlar her sabah “Dur oğlum, çantanı ben taşırım, ayakkabını ben giydireyim,” derdi. Şimdi sessizdi. Oğlu ilk kez kendi başına gidiyordu. Kapıdan çıkarken Efe arkasına döndü:

— Anne, bak... Hiçbir şey unutmadan gidiyorum!

Fatma Hanım gülümsedi, eliyle saçını okşamak istedi ama geri çekti.

— Aferin oğlum... Unuttuğun bir şey yok artık, çünkü kendine güveniyorsun.

Okul yolunda Efe’nin adımları önce temkinliydi, sonra cesurlaştı. Rüzgâr saçlarını karıştırıyor, gökyüzü ona bir sır fısıldıyordu sanki: “Yapabilirsin.”

Okul bahçesine vardığında, Cem koşarak yanına geldi.

— Efe! Bugün öğretmenimiz resim yarışması yapacakmış.

Efe heyecanla sordu:

— Ne çizeceğiz?

— “Kendi hikâyeni çiz” demiş.

 Ders zili çaldı. Sınıfa girildi. Rıza Bey, tahtanın önünde duruyordu; yüzünde her zamanki gibi o derin ama sıcak ifade vardı.

— Çocuklar, bugün kalemlerinizle bir şey çizeceksiniz: Kendi hikâyenizi.

— Hocam, nasıl yani?  Dedi biri.

—Yani sizi siz yapan şeyi... Kimsenin elinden tutmadığı, kendi yaptığınız bir anı.

 Efe düşünmeye başladı. Elini kaleme götürdü. Gözlerinin önüne dut ağacı geldi: O ilk tırmanış, o korku, sonra o başarma anı... Rüzgâr, rüya, ve annesinin artık onu tutmayan elleri. Kağıda küçük bir çocuk çizdi; ağacın dallarında yalnızdı ama yüzünde bir gülümseme vardı. Yanına da minik bir not yazdı:

"Beni artık kimse çıkarmıyor, ama ben düşmeden çıkabiliyorum."

 Rıza Bey, sıralar arasında dolaştı, Efe’nin çizimine bakınca uzun süre sustu. Sonra elini çocuğun omzuna koydu.
— Efe, bu sadece bir resim değil. Bu, büyümenin hikâyesi.

Efe utangaçça gülümsedi.

— Hocam, annem artık bana yardım etmiyor.

— O, en güzel yardımı yapmış Efe. Seni kendi hikâyenin kahramanı yapmış.

O gün okulda, sadece resim yapılmadı; her çocuk kendi cesaretini çizdi. Cem, bir dağ tırmanıyordu; başka biri kendi ayakkabısını giyiyordu. Her biri farkında olmadan aynı şeyi söylüyordu: “Ben yapabiliyorum.”
          Akşam olunca, köy yine dut ağacının gölgesine döndü. Efe okuldan dönmüştü. Annesi kapıda karşıladı.
— Günün nasıl geçti yavrum?

Efe gözlerinde parlayan bir ışıkla cevap verdi:

— Bugün kendi hikâyemi çizdim anne.

— Ne güzel... Ne anlattın?

— Ağaca tırmandığımı. Ama bu kez kimse yardım etmedi. Sadece rüzgâr vardı.

Fatma Hanım derin bir nefes aldı. İçinde bir ferahlık yayıldı. O an anladı ki, çocuklar bizim hikâyemiz değil, kendi hikâyelerinin yazarıydı.

Ve Rıza Bey’in okul defterinin kenarına o gün yazdığı cümle, yıllar sonra köyün belleğinde kaldı:
“Çocuklarınızın hikâyelerini siz yazmayın. Onların eşyasını okula siz taşımayın. Ayakkabılarını siz giydirmeyin, gömleğini siz iliklemeyin. Yemeğini siz yedirmeyin, peşinden koşup lokma aramayın. Çünkü her lokma, her ilik, her taşınan çanta, birer ‘yapabilirim’ fırsatının elinden alınışıdır.”  “Bir çocuğa verebileceğiniz en büyük hediye,
kendi başına başarabilme duygusudur.”

O günden sonra, köydeki her anne, her baba biraz daha beklemeyi öğrendi. Dut ağacının altında oyunlar devam etti ama artık hiçbir çocuk birinin elinden çıkmıyordu. Hepsi kendi dallarına tutunmayı biliyordu. Ve rüzgâr her geçtiğinde, yaprakların arasında bir fısıltı duyuluyordu:

“Bırak kendi hikâyesini kendi yazsın...”