Evlerin damları topraktandı, duvarları kerpiç… Akşam olunca köyün üstüne çöken karanlık, sadece gecenin değil, hayatın da karanlığıydı sanki. O sabah, Molla Mustafa’nın eşi Zeynep, sancılar içinde kıvranırken, köy ebesi başında dua okuyordu.
Zeynep’in dudakları kuruydu, sesi neredeyse fısıltıydı:
— “Allah’ım… Yedi evladım olsun ama hepsi yaşasın… Yeter ki yaşasınlar…”
Bir çığlık… Ve ardından ince ama inatçı bir bebek sesi…
— “Oğlan! Erkek çocuk!” diye bağırdı ebe.
— “Adı Ahmet Ali olsun” dedi Zeynep gözyaşlarıyla.
O gün Bayramşah’ta taş bir evde bir çocuk doğdu ama kimse bilmiyordu ki, o çocuk yıllar sonra köyün kaderini değiştirecek bir çınar olacaktı.
Aradan geçen zamanlarda Zeynep ebemin birde Mehmet adında bir çocuğu da olmuştu. Ahmet Ali beş yaşına geldiğinde, babası Molla Mustafa halıcılık yapıyordu. Bir gün Uşak’a halıcılık ticareti ile uğraştığından ilme almaya katırlarla gitmişti. Abide Simav yolundan gelirken Ocak ayı idi. Karakış kendini öyle gösteriyordu ki. Islanmış terlemişti. Zatüre olmuştu. Haftalarca süren yolculukta Simav dağına geldiğinde iyice hastalığı artmıştı. Orada yolculuğa dayanamadı. Demirci’den halıcılar herkes onu tanıyordu. O zaman kafileler halinde ticaret için yola çıkılırdı. Büyük bir itibar sahibi idi. Onu Demirciye getirdiler. Orada misafir odasında vefat etti. Mezarı Demirci’de pazar yerindeki caminin bahçesinedir. Allah rahmet eylesin.
Akşam olmuştu, Zeynep kapıda bekliyordu. Çocuklar birer birer soruyordu:
— “Ana, baba neden gelmedi?”
— “Ana, acıktım”
— “Ana, babam bize oyuncak getirecek miydi?”
Zeynep’in gözleri doldu ama hiçbirine cevap veremedi. Çünkü Demirci’den gelen haber kısa ve acıydı:
Molla Mustafa 35 yaşında vefat etmişti. Zeynep ve Ayşe iki eşi vardı. O gece Zeynep ve Ayşe, yedi çocuğunu önüne dizdiler. En küçüğü beşikteydi Cemile idi. Ahmet Ali, kardeşlerinin başındaydı, gözleri babasının boş kalan yerindeydi.
Zeynep titrek bir sesle konuştu:
— “Babanız artık yok… Bundan sonra birbirinize tutunacaksınız”
Ahmet Ali ilk kez o gece çocukluğunu kaybetti. İçinden sadece şu geçti:
“Ben artık büyüğüm… Kimse aç kalmayacak.”
Köyde okul yoktu. Hırkalı Köyünde ilkokula gidiliyordu. Tahtası çatlak, sobası dumanlı… Ama Ahmet Ali için orası saraydı. Öğretmeni Hasan Bey bir gün defterine baktı:
— “Sen neden bu kadar dikkatli yazıyorsun oğlum?”
Ahmet Ali gözlerini kaldırmadan cevap verdi:
— “Çünkü kelimeler kaçarsa bir daha yakalayamam öğretmenim.”
Hasan Bey bir an durdu. Sonra gülümsedi.
— “Bak hele… Köyde ilk kez böyle laf eden çocuk görüyorum.”
Bir gün Hasan Bey ona sordu:
— “Büyüyünce ne olacaksın Ahmet?”
Ahmet Ali hiç düşünmeden:
— “Öğretmen olacağım. Herkes okusun diye…”
O gün Hasan Bey, köy kahvesinde şöyle dedi:
— “Bu çocuktan adam değil, çınar çıkar.”
17 yaşına geldiğinde Ahmet Ali’ye bir haber geldi. İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsü’nü kazanmıştı. Annesi önce sevindi, sonra sessizce ağladı.
— “Oğlum, şehir uzak… Biz sensiz ne yaparız?”
Ahmet Ali annesinin ellerini tuttu:
— “Ana, ben okumazsam bu köy hiç değişmez. Ben gidersem hepimiz kazanırız.”
Köy meydanında vedalaştılar. Bir komşu arkasından bağırdı:
— “Unutma bizi Ahmet Ali!”
Ahmet Ali döndü:
— “Unutursam öğretmen olamam zaten!”
Yıllar sonra Bayramşah’a döndüğünde artık sırtında kitap çantası vardı. Ama ortada okul yoktu. Muhtar başını kaşıdı:
— “Hocam. Bina yok, para yok.”
Ahmet Ali gülümsedi:
— “Para yoksa kol var, taş var.”
Köylüler şaşkındı.
— “Hocam okul yapmak devletin işi.”
— “Devlet gelene kadar çocuklar bekleyemez.”
İlk taşı Ahmet Ali koydu. İkinciyi muhtar. Bahçeden geçen bir rüzgâr gibiydi. Okul yapıldı. Okul bitti. Duvarlar taş, çatısı kiremit. Kiremitleri Ahmet Ali kendi elleriyle pişirmişti. İlk gün çocuklar sıralara oturdu. Ahmet Ali tahtaya tebeşirle yazdı:
“Bilgi, yoksulluğun tek düşmanıdır.”
Bir çocuk el kaldırdı:
— “Öğretmenim, biz fakir miyiz?”
Ahmet Ali gülümsedi:
— “Şimdilik… Ama cahil kalırsak hep öyle kalırız.”
Sınıfta sessizlik oldu. Dışarıda rüzgâr esti. Ama o sınıfta bir şey doğmuştu: Bir köyün kaderi değişmeye başlamıştı.
Ahmet ali ile Hatice’nin Düğünleri sade oldu. Ama umutları koca bir dünya gibiydi
Sabahın ilk ışıkları Bayramşah’ın üstüne düşerken, horozlar daha yeni ötmüş, köy henüz uykuyla uyanıklık arasında sallanıyordu. Ama Ahmet Ali çoktan ayaktaydı. Elinde çapasını, omzunda çantasını almış, okuldan önce tarlaya doğru yürüyordu. Yolda karşılaştığı küçük Mehmet koşarak geldi:
— “Öğretmenim! Bugün de mi tarladayız?”
Ahmet Ali gülümsedi:
— “Bugün de, yarın da… Hayatın yarısı zaten burada Mehmet.”
Bir süre sonra beş altı çocuk daha geldi. Ayakları çıplak, yüzleri uykulu ama gözleri merak doluydu. Ahmet Ali toprağa eğildi, elini çamura soktu:
— “Bakın evlatlarım… Toprak soğuk mu?”
— “Soğuk öğretmenim.
— “Ama içinde hayat var. İnsan da bazen soğuk görünür ama içinde umut taşıyorsa yeşerir.”
Çocuklardan Zeynep sordu:
— “Öğretmenim, biz de yeşerir miyiz?”
Ahmet Ali’nin sesi yumuşadı:
— “Okursan, çalışırsan, elin toprağa değerse… Çınar bile olursun.”
Öğleden sonra okul bahçesinde büyük bir sofra kuruldu. Kız öğrenciler etrafına dizildi. Eşi Hatice de gelmişti, başında yazmasıyla sessizce gülümsüyordu.
Ahmet Ali öğretmen hamuru yoğururken konuştu:
— “Un tek başına bir işe yaramaz… Su gelmeden ekmek olmaz.”
Fatma sordu:
— “İnsan da öyle mi öğretmenim?”
— “Aynı. Bilgi un gibidir, emek su gibidir. İkisi birleşmeden insan kabarmaz.”
Hatice ekledi:
— “Bir de sabır gerek…”
Ahmet Ali ona baktı, hafif gülümsedi:
— “En çok da sabır…”
Hamur kabarırken çocuklar izliyordu. Bir kız çocuğu fısıldadı:
— “Hamur nefes alıyor sanki…”
Ahmet Ali:
— “İnsan da alır. Umutla.”
Bir gün sınıfta Ahmet Ali tahtaya bir yumurta çizdi.
— “Söyleyin bakalım… Yumurta kaç türlü pişer?”
Çocuklar sustu.
Mehmet çekinerek:
— “Haşlama?”
— “Güzel.”
Zeynep:
— “Omlet?”
— “Daha güzel.”
Ali:
— “Menemen!”
Sınıf güldü.
Ahmet Ali öğretmen ciddileşti:
— “Hayat da böyle çocuklar… Aynı malzeme, farklı sonuç. Yolunu sen seçersin.”
Okulun arkasındaki küçük barakada testere sesleri yankılanıyordu. Ahmet Ali öğretmen tahtayı tutuyor, çocuklar sırayla kesiyordu.
— “Hocam, elim titriyor.”
— “Titremesi normal. Ama bırakma. Hayatta da titrersin, kaçmazsan güçlenirsin.”
Bir sandalye tamir edilirken Ahmet Ali öğretmen dedi ki:
— “İnsan da sandalye gibidir… Kırılır ama onarılır.”
Bir bahar günü köyün tozlu yolunda iki siyah ayakkabı parladı. Köylüler fısıldaştı:
— “Ankara’dan gelmişler.”
— “Müfettişmiş.”
Hasan Bey sınıfa girdi:
— “Ders yapılıyor mu?”
Ahmet Ali:
— “Hayat dersi yapılıyor.”
Müfettişler tarlaya, mutfağa, atölyeye girdikçe şaşkınlıkları arttı.
Fatma Hanım fısıldadı:
— “Bu okul değil, yaşamın kendisi…”
Hasan Bey gözlüğünü çıkardı:
— “Biz kağıt öğretiyoruz, bu adam insan yetiştiriyor.”
Son gün Hasan Bey sordu:
— “Neden bu kadar uğraşıyorsunuz?”
Ahmet Ali öğretmen durdu, çocuklara baktı:
— “Çünkü ben kurtuldum… Ama köy kurtulmazsa benim kurtuluşum eksik kalır.”
Ankara’da yazılan raporun sonunda şu satır vardı:
“Ahmet Ali Öğretmen, sadece bilgi değil; umut, beceri ve onur öğretmektedir. Bu ülkenin sessiz kahramanlarından biridir.”
Ama Ahmet Ali öğretmen bu raporu hiç görmedi. O sırada yine tarladaydı… Yine bir çocuğun elinden tutuyordu. Ve yine aynı şeyi söylüyordu:
— “Okumak insanı adam eder… Ama insan olmak dünyayı kurtarır.”
1950’ler Bayramşah için sadece yeni bir on yıl değil, yeni bir çağdı. Köyün altına ilk kez kanalizasyon döşenirken, yaşlılar şaşkınlıkla kazılan çukurlara bakıyordu.
— “Toprağın altından da yol mu geçer be Ahmet Ali?”
Ahmet Ali öğretmen küreğini omzuna dayadı, gülümsedi:
— “Yol her yerden geçer muhtarım… Yeter ki insanın niyeti temiz olsun.”
Köyde ilk defa pis su dışarı akmış, evlerin önü çamurdan kurtulmuştu. Köyde her eve tuvalet yapılmıştı. Köylüler sevinçle:
— “Şehir olduk!” diye birbirine sarılıyordu.
Aynı yıl caminin minaresi yükseldi. Bayramşah’ın üstüne göğe uzanan bir parmak gibiydi. Çevre köylerden insanlar geliyordu:
— “Demirci’nin köylerinde hiç minare yok.”
— “Bunu kim yaptırdı?”
— “Ahmet Ali Öğretmen.”
Ahmet Ali öğretmen o gün minarenin altına oturmuş, çocuklara bakıyordu.
— “Bakın evlatlar… Minare sadece taş değildir. İnsanlara yön gösterir.”
Kendi evinde ise başka bir mücadele vardı. Oğlu ders çalışırken Ahmet Ali öğretmen kapıdan bakar, sessizce izlerdi.
— “Oğlum…”
— “Efendim baba?”
— “Altın biter… Tarla kurur… Ama ilim iflas etmez.”
Oğlu, Gördes Lisesi’ne gitti ama yabancı dil duvarına çarptı. Eve döndüğünde başı öndeydi.
— “Başaramadım baba…”
Ahmet Ali elini omzuna koydu:
— “Hayatta düşmeyen insan yoktur. Kalkmayan insan vardır.”
Cebine yol parası koydu.
— “Manisa’ya git. Kendi yolunu kendin seç.”
Manisa Ticaret Lisesi’nin kapısında yalnız kaldığında, genç çaresizce dolaşıyordu.
— “Veli getirin,” demişti müdür.
— “Benim velim yok…” Diye fısıldamıştı kendi kendine.
Tam o anda omzuna bir el dokundu.
— “Neden başın önde delikanlı?”
— “Kayıt olmam lazım amca… Ama veli istiyorlar.”
Yaşlı adam gülümsedi:
— “O veli benim.”
O an genç, hayatta bazen Allah’ın insan suretinde gönderdiği mucizeler olduğuna inandı. Yaz tatilinde eve döndüğünde babasını yatakta gördü. O koca çınar artık yaprak gibiydi.
— “Baba…”
“Korktun mu beni öldü sandın?” Diye gülümsedi Ahmet Ali öğretmen. Sonra ciddileşti:
— “Bak oğlum… Ne olursa olsun okumayı bırakmayacaksın. Bu benim vasiyetim.”
İki yıl boyunca başında nöbet tuttular. Anne geceleri başucunda dua ederdi.
— “Allah’ım, bize bağışla…”
26 Nisan 1976 Sabahı idi. Oğlu ile amcası Mehmet’in oğlu İsmail, Kocaeli İHL’inde okuyordu. Manyetolu telefon çaldığında amcası Mehmet’in sesi titriyordu:
— “Çok acele gelin…”
Hemen otobüse binip, sabah 07.00’de köye girdiklerinde ev sessizdi. İçeride Kur’an sesi vardı. Oğlu yaklaştı:
— “Baba…”
Ahmet Ali gözlerini açtı:
— “Neden okulu bırakıp geldin? Sözümü unuttun mu?”
Sonra fısıldadı:
— “Allah’a emanet ediyorum sizi…”
Saat 08.00’de Bayramşah’ın çınarı devrildi. O gün oğul ağladı ama vazgeçmedi. Parasız kaldı ama okulu bırakmadı. Yalnız kaldı ama yolundan dönmedi. Yıllar sonra kendisi de öğretmen oldu. Sınıfa her girdiğinde babasının sesi kulağındaydı:
“Hiç iflas etmeyen ilimdir.”
Yetim çocuk gördüğünde kendi çocukluğunu hatırladı. Harçlığı olmayan öğrenciye cebinden verdi. Babasız büyüyen her çocuğa daha uzun baktı. Çünkü biliyordu:
Bir baba ölür… Ama bir söz yaşıyorsa, o baba hâlâ hayattadır.
Ahmet Ali Güler, Bayramşah’ta bir okul yaptı, bir minare dikti, bir köyü ayağa kaldırdı. Ama asıl inşa ettiği şey şuydu: Bir insanın, bir babanın, bir öğretmenin kalpten kalbe aktardığı ışık. Ve o ışık hâlâ yanıyor. Her öğretmen sınıfa girdiğinde… Her çocuk defter açtığında… Her baba evladına “Oku” dediğinde… Ahmet Ali öğretmen hâlâ oradadır. Tebeşir tozunun içinde.
Toprağın kokusunda. Ve en çok da, bir evladın yüreğinde.

