EMEKLİ BAŞÖĞRETMEN BASRİ GÜLER

Tarih: 09.01.2026 14:10

Bir Tutam Hayat

Facebook Twitter Linked-in

Akhisar’ın dağlarına yaslanmış, yolu asfalt küçük bir köy vardı. Sabahları sis, akşamları kekik kokusu inerdi bu köye. Taş evlerin bacasından çıkan duman, sanki gökyüzüne “burada hayat var” diye haber salardı.

Haydar, gün daha doğmadan uyanmıştı. Ahşap kapıyı usulca açtı, serin dağ havası yüzüne çarptı. Derin bir nefes aldı.

“Toprak bugün bereketli kokuyor,” diye mırıldandı kendi kendine.

Arkasından Dudu’nun sesi geldi.

“Yine mi gün doğmadan kalktın Haydar?”

Toprak beklemez Dudu,” diye gülümsedi Haydar. “Bir de koyunlar sabırsızdır.”

Dudu, başındaki yazmayı düzeltti. Yüzünde uykunun izleri vardı ama gözleri canlıydı.

“Ben de geliyorum. Zeynep uyanmadan şu süt işini bitirelim.”

“Uyanır o,” dedi Haydar. “Annesinin kızı.”

Sanki adını duymuş gibi, içeriden ince bir ses yükseldi.

“Anneee… Babaaa…”

Dudu kapıya yönelirken gülümsedi.

“Bak işte,” dedi. “Güneşten önce uyanıyor bizim kız.”

Zeynep, örgülü saçlarıyla kapının eşiğinde belirdi. Ardından küçük kardeşi Mehmet, uykulu gözlerle, bir elinde tahta arabasıyla çıktı.

“Baba, bugün kuzulara ben bakacağım,” dedi Mehmet kararlılıkla.

“Sen daha küçüksün,” dedi Haydar şakayla karışık.

“Küçük ama güçlüyüm,” diye göğsünü kabarttı Mehmet.

Zeynep kahkahayı patlattı.

“Dün de öyle demiştin, sonra yorulup ağladın.”

“O taş ağırdı,” diye homurdandı Mehmet.

Dudu çocukların başını okşadı.

“Hadi bakalım,” dedi. “Herkes işinin başına. Sonra birlikte kahvaltı.”

Ahırdan çıkan hayvan sesleri, sabah sessizliğini bozuyordu. Haydar samanları taşırken Zeynep süt sağmayı öğrenmeye çalışıyor, Mehmet ise kuzuların peşinden koşuyordu.

“Baba, bu kuzu beni seviyor,” diye bağırdı Mehmet.

“Sever tabii,” dedi Haydar. “Sevgi emek ister.”

Güneş dağın arkasından yavaşça yükselirken, aile aynı avluda, aynı yorgunlukla ama aynı mutlulukla çalışıyordu. Eller topraklanıyor, dizler yoruluyor ama yüzlerde huzur eksik olmuyordu.

Bir süre sonra Dudu bakır sofrayı yere serdi.

“Hadi,” dedi. “Emeğin tadı sıcak ekmekle çıkar.”

Hep birlikte oturdular. Peynir, zeytin, süt… Her şey kendi emekleriydi. Haydar, ailesine baktı.

“Bakın,” dedi sessizce. “Bizim zenginliğimiz bu.”

Zeynep başını salladı.

“Beraber olunca her şey güzel baba.”

Mehmet ağzı dolu dolu konuştu:

“Ben büyüyünce buradan hiç gitmeyeceğim.”

Dudu, çocukların üzerine sevgiyle eğildi. Dağ rüzgârı esiyor, köy uyanıyordu. 

Zaman, dağda esen rüzgâr gibi hızlı geçmişti. Zeynep’in örgülü saçları uzamış, Mehmet’in dizlerindeki yaralar kabuk bağlamıştı. Artık ikisi de ortaokul çağındaydı.

Bir akşamüstü, sobanın başında sessizlik çökmüştü eve. Dudu, elindeki çayı masaya bıraktı, derin bir nefes aldı.

“Haydar…” dedi yavaşça.

“He?”

“Çocuklar büyüdü. Ortaokula gidecekler. Taşıma işi her gün zor olacak.”

Haydar başını kaldırdı.

“Ne diyorsun Dudu?”

“Akhisar’a taşınalım,” dedi kararlı ama gözleri 

dolu dolu. “Her gün servis, yol… Olmuyor.”

Haydar sustu. Sobadaki odun çıtırdadı.

“Şehir bizi yutar,” dedi sonunda. “Buradaki mutluluğumuz olmaz.”

Ama çocuklar da duymuştu konuşmaları. Zeynep yaklaştı.

“Baba, okul orada daha iyi,” dedi.

Mehmet ekledi

“Ben de yürüyerek giderim okula.”

Söz dinletemedi Haydar. Zamanın önünde duramadı. Akhisar’a taşındıklarında Dudu artık evdeydi. Çocuklar okula yürüyerek gidip geliyordu. Haydar ise asgari ücretle bir işte çalışmaya başlamıştı. Ay sonu gelmeden para bitiyor, hesaplar şaşıyordu.

Bir akşam Zeynep çekingen bir sesle konuştu:

“Baba… Herkesin yeni ayakkabısı var. Bana da alsan…”

Ertesi gün Mehmet söze girdi:

“Baba, krampon alsana. Beden dersinde utanıyorum.”

Dudu da bir akşam sessizliği bozdu:

“Haydar… Misafirliğe gideceğim ama giyecek düzgün bir elbisem yok.”

Haydar başını önüne eğdi.

“Bakacağım,” dedi ama sesinde umut yoktu.

O gün işten gelir gelmez üstünü bile değiştirmeden çıktı evden. Bir kahveye girdi. Sahibiyle konuştu.

“Gece iş var mı?”

“Var,” dedi adam. “Gece yarısına kadar.”

O günden sonra Haydar sabah iş, akşam kahve… Eve geldiğinde çocuklar uyumuş, Dudu yorgunluktan sessizleşmiş oluyordu.

Bir gece Dudu dayanamadı:

“Çocuklar seni göremiyor Haydar.”

“Başka çarem mi var?” diye yükseldi sesi. “Yetmiyor Dudu, yetmiyor!”

Evdeki o eski neşeli kahkahalar, yavaş yavaş duvarlardan silinmeye başladı. Haydar’ın yüzü soldu, omuzları çöktü. Kendisi de çok yoruluyordu ama kimseye belli etmiyordu.

Zaman hızla aktı. Köyde ne varsa sattılar: hayvanlar, toprak, anılar… Manisa’da bahçeli bir ev aldılar. Bahçede birkaç fidan vardı ama toprağı yabancıydı.

Haydar bu kez bir fabrikada işe girdi. Siren sesleriyle başlayan günler, yorgunlukla biten geceler…

Bir akşam bahçede yalnız başına otururken mırıldandı:

“Haklıydım,” dedi. “Şehir yutuyor insanı.”

Ama artık dönüş yoktu. Hayat, başka bir yola girmişti.

Yıllar yine sessizce geçmişti. Zaman, bu kez aceleciydi. Zeynep üniversiteyi bitirmiş, öğretmen olmuştu. Mehmet ise beyaz önlüğüyle bir hastanede hemşireydi. Haydar’ın göğsü kabarırdı çocuklarının başarılarını duydukça ama o sevinci dile getirecek gücü artık bulamazdı.

İki iş, yıllar boyu omuzlarına çökmüştü. Geceler kısalmış, kelimeler azalmıştı. Haydar artık konuşmakta zorlanıyordu. Bir şey anlatacak gibi bakıyor, sonra vazgeçiyordu. Sanki yorgunluğu diline vurmuştu.

Çocukların tayini çıkınca gece işini bıraktı.

“Artık gerek yok,” dedi. “Siz yolunuzu buldunuz.”

Bir gün Dudu salonda koltuklara bakarak konuştu:

“Haydar…”
“Hee…”
“Koltuk takımlarını da değiştirelim. Misafirlerin evinde çok güzel koltuklar var.”

Haydar başını zorla kaldırdı.
“Olur hanım…” dedi. Gönülsüzdü ama karşı çıkacak hâli yoktu.

Bir gün sonra Dudu yine geldi:
“Bir de çamaşır makinesi, buzdolabı… Perdeler de eski.”

Haydar’ın sesi titredi.
“Olur Dudu…”

Aslında “olur” dediği her şey, içinden kopan bir parçaydı.

Ama beden, ruhun bıraktığı yerden devam edemedi. Haydar hastalanmaya başladı. Önce bir halsizlik sandılar, sonra geçmeyen ağrılar… Dudu her sabah daha erken uyanır oldu.

Bir gün elini dizine vurdu Dudu.

“Ahhhh…” dedi.

Ama bu ah, çok geç kalmıştı.

Kendi kendine fısıldadı:

“Bir gün olsun sormadım… ‘Neredesin Haydar, neden geç kaldın?’ demedim.”

Hastane koridorları soğuktu. Mehmet hemşireydi artık ama bu kez evlattı, çaresizdi. Zeynep dua ediyordu, kelimeler boğazında düğümlenmişti.

Haydar bir gece sessizce baktı Dudu’ya

“Kızma bana…” dedi güçlükle. “Ben hep yetmeye çalıştım.”

Dudu elini tuttu.

“Keşke yetmeseydin,” dedi ağlayarak. “Keşke sadece bizimle olsaydın.”

O gece, Haydar gitti. Ne siren sesi vardı bu kez, ne sabahın telaşı. Sadece derin bir sessizlik kaldı.

Cenazeden sonra ev daha da büyüdü, daha da boşaldı. Bahçedeki fidanlar kurumuştu. Toprak burada da yabancıydı.

Dudu, bir sandığın içinden eski bir yazma çıkardı. Köyden kalmaydı. Elinde evirip çevirdi.

“Haklıydın Haydar,” dedi kendi kendine. “Şehir bizi yuttu.”

Çocuklar işlerine, hayatlarına dağılmıştı. Dudu ise anılarla baş başa kalmıştı. Dağ rüzgârını özledi, kekik kokusunu, sabah kahkahalarını…

Ve şunu anladı:

Mutluluk, çok kazanmakta değil; birlikte yorulup birlikte gülmekteydi. Bazı şehirler büyütür, bazılarıysa sessizce tüketir.

Dudu artık yalnızdı. Ama hikâye, bir ders bırakmıştı geriye:

İnsan, köklerinden koparsa, rüzgârın önünde savrulur.

Bir gün koltuklara baktı. Perdeleri indirdi. Aynaya baktı ve fısıldadı:

“Şehir seni yuttu Haydar… Beni de.”

Sonra gözlerinden süzülen yaşlarla şu sözler döküldü:

“Eşyaya verdiğim önemi, eşime verseydim; Gösterişe ayırdığım zamanı, sevgime ayırsaydım;
Belki hâlâ yanımda olurdu.”

Ama hayat, geri alınamayan bir yoldu.

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —